Alevilikte Rizalik – Rıza Şehri

Rızalık ve Rıza Şehri

  • Tanrıdan gelen her şeyi gönül hoşluğuyla karşılama Tanrının hoşnutluğunu, onayını kazanma.
  • Kişinin kendisi ile barışması olması ve kendi özüyle hesaplaşması.
  • Kişinin toplumla barışması olarak algılanan, eline, beline, diline sahip olması durumu.
  • Hakk-Muhammed-Ali yolu bir rıza kapısı olarak inanca taşınır.

 

Rıza üç türlüdür:

Buyruk kitabında rızalığın üç çeşit olduğu belirtilmiştir. Buna göre:

  • Birincisi kişinin kendisi ile rızasıdır.

Kendi kendi ile rıza, kişinin pir önünde, başı secdede iken kendi kendini ölçmesi, kendi kendini yargılamasıdır. Kendi özü ile yüzleşmesidir. Hiç kimsenin tanıklığı, şikayeti olmaksızın kendi özünü yargılamasıdır. Ve de kendi suçunu kendi gözü ile görmesidir. Bu dünyada piri kandırmak olasıdır. Ama Tanrı`yı kandırmak olası değildir. İşte kişinin kendi kendisi ile rızası, kendi özü ile yüzleşmesidir. Seçenek kişinin yine kendisine bırakılmıştır.

  • İkincisi kişinin toplumla rızasıdır.

Bu, kişinin içinde bulunduğu toplumdan, toplumun da bu kişiden rızasıdır. Bunun kuralları bellidir. Yolumuzda kişinin eline, diline, beline sahip olması gerekir. Bu üç mühür kişiyi kötülükten uzak tutar. Bir kişi bunlara gem vuramazsa iyi bir talip olamaz, kendini bulamaz. Toplum ondan , o da toplumdan razı olamaz.

  • Üçüncü rıza kişinin tarikatla rızasıdır.

Yolumuza giren can, rıza ile girer. Hiç bir zorlama, hiç bir baskı söz konusu değildir. Yolumuza rıza ile giren canın yolumuzun gereklerini yerine getirmesi gerekir. Yolumuza giriş musahiplikle başlar. Musahipler arasında gerçek anlamda rıza olursa tarikatta rıza olur. Tarikatta rıza olursa toplumda rıza olur. Toplumda rıza olursa kişinin özünde rıza olur. Böylece üç rıza birleşmiş olur. El ele, el Hakk’a ulaşır.

Alevilikteki bütün yaratıkların aynı özden geldiğinin bilinci ve inancı ile birliğe (tevhit) ulaşma arzusu, tüm yaratılanlar arasında barışçıl bir umut oluşturmaktadır. İnsan ve doğa arasındaki denge, ancak bunun farkına varan ve bilincinde olan insanın kendi sorumluluğunu üstlenmesi sonucu korunabilir. Ancak buna inanan kişilerde, sevme ve koruma duyguları ve sorumluluğu oluşabilir. Bu duygularla insan, karşılaştıkları zorlukları ve problemleri aşmasını da bilir.

 

BUYRUK`TA ANLATILAN RIZA ŞEHRİ

“Bir zamanlar bir sofu dünyayı gezmeye çıktı. Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir simdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu. Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı.

Sofu şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı:”Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin, dünyalı olmalısın” dedi. Sofu; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi.Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi. Fırıncı bu sofuyu görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında bu sofuyu ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri:”Meclise götürelim, ulular karar versin” dedi. Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yolboyu sofu düşünüyordu. İçinden “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, ulular meclisi…” diyordu.

Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama sofu bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve gözkamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti. Ak sakallı ulular bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler uluları selamladıktan sonra: “Bu dünyalı şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular. Ulular; “Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular. Bunun üzerine görevliler sofu ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler: “Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.

Sofu konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstedigini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu. Görevliler:”Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?” Sofu; “kuşkusuz razı kaldım, sağolun!” diye karşılık verdi. Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.” Sofu; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti. Görevliler sofuya yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp daha büyük bir eve yerleştirdiler. Artık o da Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen dünyalı mısın?” oluyordu.

Bu şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Sofu şehri iyiden iyiye sever oldu. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı: “Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu. Arkadaşı: “Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.

Sofu cuma günü söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı. Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Sofu olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaştı. Ama o bacının ilk sorusu: “Sen dünyalı mısın?” oldu. Sofu aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı. “Evet, dünyalıyım ne olacak?” diye karşılık verdi. Bacı: “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda bende sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.

Bacı ile sofu anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Sofu bir keresinde bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı. Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu. Sofu narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gitti. Henüz bacı gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi.Bacının gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra bacı geldi. Ne varki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa sofu bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu.

Bacı her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman sofu dayanamadı. Bacıya narları gösterdi. Bacı; “bunları nerden aldın?” diye sordu. Sofu narları nerden kopardığını söyledi. Bunun üzerine bacı: “Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeye bilirdin. Burda kimse senden bir şey kaçırmıyor ki…

Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.”

Bunları söyledikten sonra bacı sofuyu bırakıp gitti. Görevlilere söylemiş olacakki, görevliler sofunun yaptıklarını divana bildirdiler. Divan sofunun durumunu tartıştı. Sonunda sofunun Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler dünyalı sofuyu rıza şehrinden attılar.”

Rıza Şehri uygulamaları tamamen gönüllülük esasına göre sağlanmıştır. Kişinin Rıza Şehrine girmesi için herhangi bir zorlama olmadığı gibi, girmeyenler için bir dışlama da söz konusu değildir. Ancak Rıza Şehrinin hoşgörü, paylaşım ve sevgi kurallarının o şehre dahil olan insanlar tarafından ihlal edilmemeleri için kişi veya guruplar sorumlulukları konusunda bilgilendirilirler.

Rıza Şehrinde yaşayanlar Dış Kapılar Kilitlemezler.

Rıza Şehrinde Şiddet yoktur.

Rıza Şehrinde Mutluluk ve Acılar paylaştırılır.

Rıza Şehrinde Zorlama yoktur.

Rıza Şehrinde Yalan, dolan, fesat, kin, nefret ve iftira yoktur.

Rıza Şehrinde insanlar eşit statüdedirler, kimsenin üstünlüğü ve önceliği yoktur.

Rıza Şehrinde her şey Rızalık ile olur, Rızalık ile sağlanır.

Rıza şehri tasa ve kıvançta birleşen insanların şehridir. Rıza şehrine yoksullar

doyurulur, çıplaklar giydirilir, yüzler güldürülür.

Rıza Şehri, Rızalığa Razı olanların şehridir.

Rıza şehri Aleviliğin idealidir.

Günümüzde Rızalık Konusu üzerine örnekler:

Herhangi bir delikanlı herhangi bir kızı sevmektedir ve onunla evlenmek istemektedir. Ailesi önce kızın, sonra ailenin rızalığını arar. Rızalık almak burada gönüllülük anlamında kullanılır. İki komşu arasında sorunlar çıkmıştır. Ortaya dede veya başka sözü dinlenilir aracılar girerler ve her iki tarafı rızalık noktasında uzlaştırır ve barıştırırlar. Ortada bir cenaze vardır ve cenaze kaldırılacaktır. Konu, komşu ‘’rızalık vermeye gider’’. Cenaze de rızalık verilir ve öyle uğurlanır.

Lokma dağıtılacaktır, aş yenecektir. Tüm lokmalar dağıtılır ve cemaate sorulur. ‘’Elimde yoktur tartı ile terazi, herkes hakkına oldu mu razı?’’ Cemaat rızalık verir ve lokmalar yenir.

Tarihe Rıza Şehri / Medine Vesikası olarak geçen ve toplam 47 maddeden oluştuğu bilinen ortak anlaşma metni Hz. Mumammed tarafından şekillendirilmiş ve Hz. Ali kaleme almıştır. Alevi Ozanlarının deyişlerinde dile getirdiği ‘’Okuyan Muhammed, Yazan Alidir’’ betimlemelerinden biri de bu vesikadır.

Pir Sultan Abdal bir deyişinde şöyle buyurmaktadır.

Pir Sultan’ım eydür şad olup güldü,

Kabe’i Şeriften bir nida geldi.

Hakk’ın emri ile 4 kitap indi

Okuyan Muhammed, yazan Ali’dir